Halil KASAPOĞLU
Tüm denizcilere selam olsun deyip yoluma devam ediyorum. Birkaç yüz metre sonra Liverpool deyince akla ilk değilse ikinci gelen şey olan “The Beatles” grubuyla karşılaşıyorum. Her şehrin belli bir döneme damga vurmuş manevi büyükleri vardır.

Liverpool’un da manevi büyükleri onlar. O kadar büyükler ki, şehirdeki havalimanı dahi John Lennon’ın adını taşıyor. Cavern Pub’ın loş dehlizlerinden tüm dünyaya yayılan belki de gelmiş geçmiş en ikonik müzik grubu.

Karşıma sabahın erken saatlerine rağmen Liverpool formalı bir grup insan çıkıyor. Önce bu saatte maç için toplanılır mı deyip şaşırıyorum. Sonra fark ediyorum ki, onlar da benim gibi başka ülkelerden maç için şehre gelmiş “maç günü turistleri”. Ancak aramızda ayırt edici bir fark var. Onlar Liverpool taraftarı. Bazılarıyla sohbet ediyorum. Aralarında Lihtenştayn’dan gelen Avrupalılar da var Viyana’da yaşayan Çinliler de. Yalnızca Liverpool’u izlemek için gelen dünyanın farklı milletlerinden insanları görünce İngiltere’de futbol turizminin geldiği noktayı ve Liverpool takımının uluslararası boyuttaki popülerliğini daha iyi anlıyorum.
Bir Dostluk, Ortak Tutku: Futbol
Öğleden sonra, babasından ona miras kalan Liverpool taraftarlığının gerçekten hakkını veren İngiliz arkadaşım Walker ile buluşuyoruz. Walker ile yıllar önce bir diplomasi zirvesinde başlayan dostluğumuz, Türk ve İngiliz halklarının belki de en büyük ortak noktası olan “futbol tutkusu” sayesinde pekişiyor. Walker, elliden fazla ülkede canlı maç izlemiş, İngiltere’deki profesyonel futbol takımlarının hemen hemen tamamının stadyumunda bulunmuş gerçek bir futbol tutkunu.

Birlikte Liverpool sokaklarını arşınlamaya başlıyoruz. Şehre ve İngiliz futboluna dair kafamdaki soruları yavaş yavaş soruyorum. Sabırla ve güler yüzle tek tek merak ettiğim her şeyi cevaplarken, akşamki maçı tribünde onunla birlikte izleyeceğim için kendimi şanslı hissediyorum.

Deplasman takım taraftarının stadyuma girişi UEFA’nın Galatasaray’a verdiği ceza sebebiyle yasak. O yüzden diğer deplasmanlarda olduğu gibi öbek öbek Türk taraftarlar göremesek de yürürken birçok Türkle karşılaşıyoruz. Bazılarının üzerinde Liverpool forması olsa da bakışlarından Türk olduklarını anladığımı söyleyince Walker şaşırıyor. Türkçe’deki “kan çekiyor” tabirini anlatmaya çalışıyorum. Çok anlamasa da anlamış gibi yapıyor.
Şehrin bir diğer takımı Everton. Liverpool ve Everton takımlarının arasında ezeli bir rekabet var ve aralarında oynadıkları karşılaşmalar “Merseyside Derbisi” olarak isimlendiriliyor. İsmi “Liverpool One” olan bir alışveriş merkezinin yanından geçerken Walker bu rekabetle alakalı ilginç bir pazarlama hikayesinden bahsediyor ve beni tabelasında “Everton Two” yazan Everton Kulübü’nün resmi ürünlerinin satıldığı mağazaya götürüyor. Everton bu alışveriş merkezinde açacağı mağazaya Everton Two adını vererek mağazanın adresinin “Everton Two, Liverpool One” şeklinde yazılmasını sağlıyor. Bu hikayeyi duyunca aklıma Pardon filmindeki İbrahim’in Aral Market’in adını, Yaralı Market’e çevirmesi geliyor. Walker’ın anlattığı hikayeye gülmesem de içimden “İbrahim’in böyle gereksiz sululukları vardır.” deyip tebessüm ediyorum.

Ruh Taşıyan Stadyumlarda Bugün: Anfield
Maçın başlamasına yaklaşık 1,5 saat kala Anfield’a varıyoruz. Hazır vaktimiz varken stadın etrafında bir tam tur atıyoruz. Stadın heybetli görüntüsü, çevresindeki eski binalar, işportacılar… Daha içeri girmeden bu stadyumun gerçekten bir ruhu olduğunu hissediyorum. Eski Ali Sami Yen’de maç izlemiş herkesin bir stadyumun gerçekten ruh taşıdığını kolayca anlayabileceğine inanıyorum. Halk arasındaki adıyla E5 Karayolu’nda arabayla seyrederken Mecidiyeköy’ün üstünden geçtiğimizde hemen yolun yanında Ali Sami Yen Stadı’nı görünce dahi heyecanlanarak büyüyen biri olarak, Eski Ali Sami Yen’in o ruhunu, yaşanmışlıkların ona yüklediği vakur atmosferi hala çok özlüyorum.

Biraz gergin biraz heyecanlı bir şekilde stada giriş yapıyoruz. Birkaç katlı tribünler bizi karşılıyor. Kapasiteyi artırmak için stadın bazı bölümleri sonradan eklenmiş ama göz tırmalamıyor. Tribünler bir İngiliz klasiği olarak maçın başlamasına beş dakika kala tam anlamıyla doluyor.

Önce Liverpool’un İstanbul’da 3-0’dan geri dönüş yaparak Milan’ın elinden aldığı Şampiyonlar Ligi Kupası’na atıf yapan bir şarkı duyuluyor. İstanbul’un Liverpool taraftarının hafızasında çok önemli bir yer tuttuğunu bir kez daha hatırlıyorum. Sonra o meşhur “You’ll Never Walk Alone” yankılanıyor. Tüm stat hep bir ağızdan bu şarkıyı söylüyor. Tüylerimiz diken diken…
Başlama düdüğü çalmadan önce Şampiyonlar Ligi gecelerinin klasiği olarak seremonide Şampiyonlar Ligi marşı başlıyor. Daha önce hiçbir stadyumda görmediğim şekilde bu marşın toplu olarak ıslıklandığına şahit oluyorum. Walker’a sorduğumda bunun otoriteye karşı her Şampiyonlar Ligi maçında ortaya konan klasik bir tepki olduğunu söylüyor. Liverpool taraftarının protest tavrının ülke genelinde iyi bilindiğini, Kraliçe Elizabeth öldüğünde maç öncesi yapılan bir dakikalık saygı duruşunun bile stadyumun bir kısmı tarafından ıslıklandığını ilave ediyor.

patronlardunyasi.com

Dört duvar arasına sıkışan, bilgisayarla yaşayan, e-postalar ile boğuşan beyaz yakalıların dünyası.
